Henüz yazmakta olduğum romandan bir bölüm:


Sedef ve Okyanus


Suzana’ya duyduğu aşk, Aram’ın yüreğine bir kum taneciğinin istiridyenin vücuduna yerleşmesi gibi yerleşmişti. Nasıl ki istiridye yabancı bir kum tanesini tehlike olarak algılayıp onu sedefle kaplıyorsa, Aram da bu aşkı yüreğinde bir koruma kalkanıyla saklamıştı. Çektiği her acıda ruhu yeni bir sedef tabakası salgılamış, ancak her katmanda sızısı daha da artmıştı. Başlangıçta o şekilsiz, sert olan kum taneciği; zamanla şekillenmiş ve pürüzsüz bir inciye dönüşmüştü.
Diyar, tüm bunları biliyordu. O kısacık mesajdan da haberdardı, Suzana’nın o randevuya gelmeyeceğinden de… Aram’dan ses çıkmayınca endişeyle evine gitti. İçeride olduğunu biliyordu ama kapının açılmaması hayra alamet değildi. Polisin yardımıyla kapı açıldığında, Aram’ı oturma odasında yüzükoyun baygın halde buldular. Hastaneye kaldırılan Aram, doktorların müdahalesiyle bir anlığına gözlerini açsa da, yorgun ruhu onu yeniden derin bir uykunun kollarına bıraktı.
Rüyasında rutubetli ve karanlık bir ormandaydı. Kuru dal çıtırtıları ve ağaçların tekinsiz uğultusu kulaklarını dolduruyordu. Uzaklarda bir ışık gördü, oraya doğru hamle etti; fakat ağaçlar devasa kollar gibi önüne geriliyor, adım atmasına müsaade etmiyorlardı. O an, bir karga sürüsü yanına süzüldü. İçlerinden biri omzuna konacak kadar yaklaştı ve gagasıyla “Bizi takip et,” dercesine bir işaret yaptı. Aram’ın zihnine Alfred Hitchcock’un Kuşlar filmi gelse de kargaların zekasına güvenerek peşlerine düştü. Onlar her şeyi hisseden bilge rehberlerdi.
Işığın kaynağına vardığında, Suzana’yı okyanus köpüklerinden örülmüş gibi duran bir elbisenin içinde gördü. Parmak uçlarındaki o orman soğukluğu, yerini dalgaların sesine ve okyanus kokulu bir sıcaklığa bıraktı. Göz açıp kapayana dek ormanın kasvetinden çıkıp, sert iyot kokusunun okyanus uğultusuna karıştığı bir tepeye ulaştılar. Porto’nun en güzel manzaralı yamacındaydılar. Güneş tenlerini ısıtırken, rüzgar Suzana’nın saçlarını Aram’ın yüzüne savuruyor; bu temas ona tarif edilemez bir zevk veriyordu. Karşıda Luis I Köprüsü duruyor, güneş ışınları nehrin yüzeyinde oynaşıyordu.
Birden kulaklarına neşeli Portekizce kelimeler çalındı. Arkalarına döndüklerinde Suzana’nın kuzenleri Maria ve Ricardo’yu gördüler. Üç kuzen hasretle birbirlerine sarıldılar. Maria, enerjik tavrıyla elini Aram’a uzatırken gözlerindeki dostluk okunuyordu. Denizci havasındaki geniş omuzlu Ricardo ise dostça bir gülümsemeyle Aram’ı ailelerine kabul ettiklerini hissettirdi. Ardından okyanusun ufkuna derin bir bakış atarak Fernando Pessoa’nın o meşhur dizelerini fısıldadı: “Ey tuzlu deniz, senin tuzunun ne kadarı Portekiz’in gözyaşlarıdır!”
Aram, kendi aşkı için döktüğü gözyaşlarını düşünerek hastane odasında uyandı. Başucunda Diyar bekliyordu.
“Bak Aram, bu kaçak dövüşmeyi artık bırak,” dedi Diyar ciddiyetle. “Direkt Suzana’ya git ve duygularını açıkla.”
Aram’ın sesi kısıktı: “Onu tamamen kaybetmekten korkuyorum.”
Diyar, arkadaşının gözlerinin içine bakarak son sözü söyledi: “Aram, aşk cesareti ve her şeyi göze almayı sever.”

Mehmet Söğüt

Benzer Haberler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün