SON VAAZ

  1. Bölüm

1207 yılında vahşetin ilk emareleri uzak ufuklarda belirmişti aslında. Fakat Arınmışlar, Frank ülkesinin kuzeyindeki o sakin rüyayı bozup kurulu düzenlerini terk etmeyi ciddiye almadılar. O dönem Vertus köyünde herkes mutluydu. Olacaklardan habersiz, masum ve çalışkandılar. Mutluluk onlar için karmaşık bir formül değildi; birinin dudaklarından dökülnen bir gülümseme, diğerine sirayet ediyor ve koca bir köyü neşeye boğuyordu. İnsanlar arasına ayrım koymayı bilmezlerdi. Katolikler Arınmışlara, Arınmışlar Yahudilere hürmet ederdi. Ayrılıkları sadece ibadet saatlerindeydi; o da hayatın o kadar küçük bir kısmını kaplardı ki… Hristiyanlar haftada bir kilisede toplanırken, Arınmışların belli bir günü yoktu; kalplerinin çektiği her yer onlar için mabetti. Yahudiler ise ketum ve gizemliydiler; ibadetlerini kimse bilmezdi ama dürüstlükleriyle Toulouse Dükü’nün sarsılmaz güvenini kazanmışlardı.
Köyün sokakları çocuk bağırışlarıyla şenlenirken; büyükler bağda, bahçede ya da dokuma tezgahlarının başında ter dökerdi. Dokumacılıkta üstlerine yoktu; komutanlar ve dükler uzak diyarlardan bu mallar için gelirlerdi. Olağan dertlerin, hastalıkların ve ölümlerin dışında bir kederleri yoktu. Ölüm bile onlar için tabiatın bir parçasıydı. Hep bir ağızdan, “Eh, bundan iyisi can sağlığı,” derlerdi. Kuzeydeki kilisenin zalimliğinden haberleri vardı şüphesiz, ama o ellerin bu huzurlu vadiye kadar uzanacağına imkân vermiyorlardı. Boş zamanlarında köyün yaşlı bilgesi flütünü üfler, gençler topuk vuruşlarıyla ona eşlik ederdi. Kimisi de bildiklerini ak kâğıtlara geçirirdi; istiyorlardı ki gelecek kuşaklar bu ışığı görsün.
Mutlu bir gündü yine. Ded Leon, Lautard’ı yanına çağırtmıştı. Lautard, Ded’in huzuruna çıktığında üç kez diz büküp selam verdi. Siyah cüppesi ve ak sakalıyla sanki dünya var olduğundan beri orada olan Ded Leon, bu selamı sihirli sözcüklerle karşıladı. Yaşını kimse bilmezdi; hem bin yıl öncesinden hem de dünden kalma gibiydi. Onun vakur duruşu, Lautard’ın yüreğindeki sevgi ağacını gürleştiriyor, etrafa sevinç hareli ışıklar saçıyordu. Hemen ayin düzenine geçtiler. Çember oldular, halkanın ortasında üç mum yaktılar. On iki sefer ateşin etrafında dönerlerken, uzaklardan Yahudi Roni’nin flütünün sesi duyuluyordu. Ayin derinleşti. Üç kez selamladılar İyilik Tanrısı’nı. Ded, Lautard’ın başını elleriyle sıvazladı; artık “insan-ı kâmil” olma yolundaydı. Lautard gözlerini kapattığında bir vizyon gördü: Gökyüzünden bir kartal süzüldü, bir at kişnedi ve göğsünde kızıl haç olan bir şövalye belirdi. Kılıcı parlıyordu. Lautard’ın yüzü buruştu, korkuyla gözlerini açtığında müminlerin sevgi dolu yüzleriyle karşılaştı. Derin bir nefes çekti.
Hep bir ağızdan Lautard için ilahi okudular. Ded Leon, gökyüzüne bakarak yakardı: “Ey yücelerin yücesi, aydınlığın muzaffer kılıcısı… Bu kulu aydınlık yolundan mahrum etme. Varsın o kutsal ışığa karışsın.” İlk defa sıradan bir mümin için böylesine büyük bir ayin düzenleniyordu. Ded’in gözlerinden şefkat kıvılcımları saçılıyordu; o ki tek bir günah işlememiş, yalan söylememiş, etten ve dünyevi zevklerden uzak durmuş bir ruhun aynasıydı. Lautard’ın ailesi, kızı Auda ve karısı Anna gururla izliyordu bu anı. Gözleri birbirine kenetlendi. Tanrı sevgiydi ve onlar o an sonsuz bir aşkın içinde eriyorlardı.
Mehmet Söğüt

Benzer Haberler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu Yazıda Dikkatinizi Çekebilir!
Kapalı
Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün